İçeriğe geç

Bilirkişi TCK anlamında kamu görevlisi mi ?

Geçmişi anlamaya çalışırken aslında bugünün dilini, kurumlarını ve tartışmalarını da yeniden kurarız; çünkü tarih, yalnızca olanı anlatmaz, bugün neden böyle düşündüğümüzü de fısıldar.

Bilirkişilik Kurumuna Tarihsel Bir Giriş

Bilirkişilik, insan topluluklarının uzmanlığa duyduğu ihtiyacın hukuk alanındaki en somut tezahürlerinden biridir. En eski toplumlarda dahi, teknik ya da mesleki bilgi gerektiren uyuşmazlıklarda “bilen kişiye” başvurulduğu görülür. Roma hukukunda peritus ya da iudex peritus olarak anılan kişiler, hâkimin bilgi sınırlarını aşan konularda görüş sunarlardı. Cicero, De Officiis’te adaletin ancak bilgiyle desteklendiğinde gerçek anlamına kavuşacağını söylerken, aslında bilirkişiliğin felsefi temelini de işaret eder.

Bu erken örnekler, bilirkişinin yargılamanın asli öznesi değil; fakat vazgeçilmez bir destek unsuru olarak konumlandığını gösterir.

Osmanlı Öncesi ve Osmanlı Hukukunda Bilirkişilik

İslam hukukunda bilirkişiliğe karşılık gelen kavramlardan biri ehl-i vukuftur. Kadı, teknik ya da mesleki bilgi gerektiren bir meseleyle karşılaştığında, alanında uzman kişilerin görüşüne başvururdu. Bu kişiler karar vermez, kanaat bildirirdi. Mecelle’nin 1792. maddesi, bilirkişinin görüşünün bağlayıcı olmadığını açıkça ortaya koyar.

Arşiv belgeleri incelendiğinde, Osmanlı’da bilirkişilerin genellikle lonca mensupları, hekimler ya da mimarlar arasından seçildiği görülür. Halil İnalcık, Osmanlı yargı pratiğini incelerken bilirkişilerin “devlet adına değil, adalet adına konuştuğunu” vurgular. Bu tespit, bilirkişinin kamu gücüyle kurduğu ilişkinin tarihsel olarak sınırlı olduğunu gösterir.

Osmanlı toplumunda devlet ile toplum arasındaki geçirgen yapı, bilirkişinin de yarı kamusal, yarı toplumsal bir konumda kalmasına yol açmıştır.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e: Modernleşme ve Uzmanlığın Devletle Buluşması

Tanzimat Reformları ve Hukukun Rasyonelleşmesi

1839 Tanzimat Fermanı ve devamındaki hukuki düzenlemeler, bilirkişilik kurumunu da dönüştürdü. Nizamiye mahkemelerinin kurulmasıyla birlikte, teknik bilginin yargılamadaki rolü arttı. Artık bilirkişiler daha düzenli listelerden seçiliyor, raporları dosyaya giriyor ve yargılamanın parçası haline geliyordu.

Ahmet Cevdet Paşa, hatıratında modern mahkemelerin “ilim ile nizama dayanması gerektiğini” söyler. Bu ifade, bilirkişiliğin giderek devletin rasyonel işleyişinin bir parçası haline geldiğini gösterir.

Belgelere dayalı olarak bakıldığında, bu dönemde bilirkişilerin sorumluluğunun arttığı, ancak hâlâ klasik anlamda bir kamu görevlisi olarak tanımlanmadıkları görülür.

Erken Cumhuriyet Dönemi ve Kodifikasyon

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, Batı hukukundan alınan kanunlar Türk hukuk sistemine girdi. Ceza hukuku alanında İtalyan Zanardelli Kanunu’ndan esinlenen 1926 tarihli Türk Ceza Kanunu, kamu görevlisi kavramını daha sistematik biçimde ele aldı.

Bu dönemde bilirkişiler, mahkemenin yardımcısı olarak tanımlanıyor; ancak kamu görevlisi sayılıp sayılmadıkları açıkça belirtilmiyordu. Bu belirsizlik, ilerleyen yıllarda doktrinel ve yargısal tartışmaların temelini oluşturacaktır.

5237 Sayılı TCK ve Bilirkişinin Hukuki Statüsü

Kamu Görevlisi Tanımının Genişlemesi

2005 yılında yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 6. maddesi, kamu görevlisini “kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir suretle katılan kişi” olarak tanımlar. Bu geniş tanım, bilirkişiyi doğrudan tartışmanın merkezine taşımıştır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun çeşitli kararlarında bilirkişinin TCK anlamında kamu görevlisi sayıldığı görülür. Gerekçe nettir: Bilirkişi, yargı faaliyetine katılmakta ve kamusal bir işlev yerine getirmektedir.

Resmî gerekçeler incelendiğinde, bilirkişinin raporunun yargı kararını etkileyebilecek nitelikte olduğu, bu nedenle kamu gücüyle dolaylı da olsa temas ettiği kabul edilir.

Doktrindeki Ayrışmalar

Buna karşılık, bazı ceza hukukçuları bilirkişinin bağımsızlığına dikkat çeker. Örneğin, bir görüşe göre bilirkişi, devlet hiyerarşisine dahil değildir; emir ve talimat almaz. Bu nedenle onu klasik anlamda kamu görevlisi saymak, kavramı aşırı genişletir.

Bu tartışma, modern devletin uzmanlıkla kurduğu ilişkinin gerilimli doğasını yansıtır.

Tarihsel Süreklilik ve Kopuş Noktaları

Bağımsız Uzmandan Kamusal Aktöre

Tarihsel çizgiye bakıldığında, bilirkişinin rolünün giderek “toplum adına konuşan uzman”dan “devlet adına işlev gören aktör”e evrildiği görülür. Bu evrim, yalnızca hukuki değil; toplumsal bir dönüşümün de ürünüdür.

Sanayileşme, teknik bilginin karmaşıklaşması ve yargılamanın uzmanlığa bağımlı hale gelmesi, bilirkişiyi vazgeçilmez kılmıştır. İstatistikler ve mahkeme kayıtları, bilirkişi raporlarının kararlar üzerindeki etkisinin yıllar içinde arttığını göstermektedir.

Bugüne Düşen Gölge

Bugün bilirkişinin TCK anlamında kamu görevlisi sayılması, onu daha ağır bir cezai sorumluluk rejimine tabi kılmaktadır. Bu durum, bilirkişinin tarafsızlığı üzerinde bir baskı yaratır mı? Yoksa kamusal güveni artıran bir unsur mudur?

Bu sorular, geçmişteki benzer tartışmalarla şaşırtıcı ölçüde paralellik taşır.

Geçmişten Günümüze Paralellikler ve Kişisel Gözlemler

Tarihi metinleri okurken, bilirkişinin konumuna dair tartışmaların her dönemde benzer kaygılar etrafında döndüğünü fark etmek insanı düşündürüyor: Güç, bilgi ve sorumluluk arasındaki denge. Roma’daki peritus ile bugünün bilirkişisi arasında yüzyıllar olsa da, aynı temel soru hâlâ geçerli: Uzman, kimin adına konuşur?

Kendi okuma deneyimimde, arşiv belgeleriyle Yargıtay kararlarını yan yana koyduğumda, hukukun yalnızca normlardan değil; tarihsel hafızadan da beslendiğini hissediyorum. Belgelere dayalı bu süreklilik, bugünkü tartışmaları daha derinlikli kavramamızı sağlıyor.

Sonuç Yerine: Tartışmaya Açık Sorular

Bilirkişi TCK anlamında kamu görevlisi midir? Hukuken verilen yanıt giderek “evet”e yaklaşırken, tarihsel ve sosyolojik yanıt hâlâ çok katmanlıdır. Bilirkişiyi kamu görevlisi saymak, yargıya duyulan güveni artırabilir; ancak aynı zamanda uzmanlığın bağımsız doğasını zedeleme riski de taşır.

Geçmişi bilmek, bu ikilemi daha berrak görmemizi sağlar.

Peki sizce, tarihsel olarak hep yarı bağımsız bir konumda duran bilirkişinin bugün tam anlamıyla kamusal bir aktör sayılması, adalet duygusunu güçlendiriyor mu? Yoksa uzmanlığın özgür alanını daraltıyor mu? Bu sorular, yalnızca hukukun değil; toplumun da ortak hafızasında yankılanmayı hak ediyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

mecidiyeköy escort
Sitemap
hiltonbet güncel girişhttps://tulipbett.net/